Gidiyorum Bu Ve Hakkında Yazılması Gerekenler

 

İroni: Birbirine karşıt olası en çok sayıda yorum sağlamak, okurun metinde anlam oluşması sürecini kuşatan radikal belirsizliğin farkına varmasını sağlamak.

                                                                                                                   Derrida

 

I.                 AÇILIŞ

Büyük eleştirmenlerin, küçük okurların ve diğerlerinin çeşitli sebeplerle görmezden geldiği bir kitaptır Gidiyorum Bu1. Kimileri tarafından ‘anlamsızlıkla’ suçlanan kitap, kimilerince de tesadüfîlikle itham edildi. Kitabı beğenenler ise bunu, Ah Muhsin Ünlü’nün yenilikçi tarafına bağladılar.

 

 

VII.                 SONUÇ

Felsefi bir metot izlemeden felsefenin meseleleriyle dalga geçilen kitapta sonuç olarak okura kalan şey buruk bir tebessüm ve kafa karışıklığıdır. Sadece yazarının anlayabileceği özel ironi durumları haricinde kitaba hâkim olan istihza kitaba devam etmemizin tek nedenidir. Kitabın, müstear isimle yayımlanması ise yukarıda da söylediğimiz gibi özneyi yok etme eylemine paralel bir davranıştır. Kendi deyişiyle şair, mezarına muntazaman çiçek koymaktadır.

 

[...]

 

 

Not: Boşluklar yazım aşamasında. (C.D.)

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Şiirin estetik değeri ölçülebilir mi? ğ dergisi soruşturmasına c

Biraz da estetiğin yarı sahasına giren sorularınıza daha çok estetik felsefesi okumalarımdan dikkatimi çeken bilgilerle cevap vermek isterdim. Fakat böyle bir tutum, bu soruşturmanın amaç ve kapsamını aşmam demektir. Bu sebeple; ayda on küsur edebiyat dergisi takip eden, yeni çıkan şiir kitaplarının hemen hemen yarısını edinen ortalama bir okur gibi cevap vereceğim. Yine de belirtmeliyim ki estetik gibi bir alanda büyük laflar etmekten de Allah’a sığınırım.

Şiirde beğeni ölçütlerim var mı

 Okumaya başladığım şiiri, daha ilk mısrada bırakmamam için bazı ölçütlerim var. Hiç kimsenin, şiire ayırdığım vakti ziyan etmesine göz yumamam. Bu sübjektif ölçütleri kısaca paylaşmak istiyorum.

a-) Anlatımcı(narrative) bir şiir olmalıdır okuduğum şiir. Kendi Ben’ini merkeze alan şair bundan kuvvet alarak anlatmalıdır derdini. Burada şiirin belli bir anlam taşımasını kastetmiyorum. Var olan iki sanat kuramından birini yadsıdığımı söylüyorum. Yansıtma kuramının açıkladığı, nesnelerin taklidi modern zaman açısından iflas etmiş bir durumdur. Bu yüzden anlamlı olsun veya olmasın modern bireyin gevezeliklerini(son zamanlarda buna “çıkmaz” diyorlar) bana duyuran şiiri okurum. 

b-) Şiirin ritminde aksama olmamalı. Kendi sesini yakalamış şairlerin şiiri daha cazip geliyor. Kimisi bunu gizli ölçüyle kimisi de gizli kafiye örgüsüyle yapıyor. Ölçü ve kafiye kesinlikle şiirde sırıtmamalı. Anlamı en iyi taşıyan ölçü veya kardeş heceler bir araya gelmiş olabilir. Dert değil. Önemli olan ilk bakışta bu durumun çaktırılmamasıdır. Anlaşılmaz şairler Zarifoğlu ve Ece Ayhan’ı efsane şair yapan şey, arabeske gerek duymayarak çektikleri acıları direk şiirin ritminden okura enjekte etmeleri değil midir?

c-) Cemal Süreya’nın da belirttiği gibi her iyi şiir mutlaka bünyesinde bir damla humour taşır. Şegel buna mantıksal güzellik diyor. Okuduğum şiirlerde rastladığım ironik ifadeler beni kendimden geçiriyor. Bu tarz yazan bir şairin adı geçen dergiyi veya kitabı düşünmeden alırım.

d-) Hem şekil hem de muhteva bakımından zekice bulduğum şiirleri sonuna kadar okurum. Fakat bu durum şova dönüşmemiş olmalı.

e-) Son olarak şiirde günlük hayatta kullanılan veya insan yaşamanı bir şekilde etkileyen birçok nesne/durum girmelidir. Söz gelimi içinde, internet, trafik, borsa, cep telefonu, büyük şirket isimleri, markalar, vb. olan şiirlerde kendine has bir sahicilik olduğu kanaatindeyim. Düşünsenize: Şiirlerini elektronik posta yoluyla dergilerde yayımlayan bir şair, hiçbir şiirinde internet kelimesini, elektronik posta kelimesini kullanmıyor. Yalnızlığın sonunu getiren cep telefonu, şiirde yer bulmuyor. Ne kadar tuhaf? 

Beğeni ölçütlerime uymayan metin şiir midir? 

          Yukarıda kısmen saydığım beğeni kıstaslarıma uymayan bir metin gerçekten de şiir olabilir. Şiir diye yazılan bir metin yazılması veya alenileştirilmesi en az “bir okur”a sahip olduğunun kanıtıdır. Her ne kadar bu “bir okur”, onu yazan şair olsa da sırf bu yüzden var olan metin şiirdir. Şiirsel faşizme de karşıyım yani. Zevkler gitgide çoğalıyor. Saygı duyulması gereken birçok tarz üretiliyor. Ki post modern sanattan bahsedilen şu zamanlarda, bölünüp parçalanmak, ürünü öne çıkartma yöntemleri, beğeninin karaktersizleşmesi yukarıda söylediğim şeyi doğruluyor. Ayrıca yazar odaklı bir eleştiri geliştirilecekse; genç (ya da çocuk) şairlerin metinleri tarafımca iyi niyetle karşılanıyor. İstem dışı bir ünsiyet oluşuyor şiirlerine.

Ortak bir beğeni kıstası tesis edilebilir mi? 

Sadece bir tane edilebilir. Yukarıda yazdıklarımı da unutacak olursak: Koklayınca mis gibi gelenek kokan ama muhteşem bir yeni görüntüsünü haiz bir şiir lezzetlidir kanımca. Herkes bir dilim almak ister. 

                                      Cihat Duman, ğ dergisi, 3. sayı

Yorum (yok) Yorum yaz!

Şiirsizliğe Karşı Bir Konuğumuzdan “Beyaz Savunma”

I.                   AÇILIŞ

 

İçinde “siyah”1 kelimesi geçmeyen siyahi (maske) dizelerle kuşatılmış beyaz kapaklı bir şiir kitabına “muhatap” kaldık. Bir toplama kampı. Hem soylu hem çekimser şairinin bir nevi kendini belirleme(ispat demeyeceğim) uğraşı. Dizeler siyah -şiiri zayıf göstermek için değil- olmak zorundaydı. Çünkü savunma makamında olmanın geleneksel maskesidir siyah cübbe. Kendi kendinin parodisi kalmışlar için tek tedavi yöntemi soylu bir savunmadır. Farkındalık hiç olmadığı kadar zalim, ganimet helaldir. Ancak saklanarak elde edilecek bir ganimet, bireysel ve toplumsal zaafların teşhirindeki haz. Yeni doğan veya doğacak bir çocuğun; öpülesi, beyaz bir çocuğun insana aniden sapladığı savunma hissi; bu beyazlık fikriyle insanın kendine temize çekmesinin gerekliliği. Onu savunmalısın!

Kitabı ikinci kez bitirmeye çalıştığımda, Osman Konuk’un sayfalardan fırlayarak beni taciz edeceği korkusunu hiç mi hiç elden bırakmadım. İkinci okumanın okura verdiği tuhaf bir rahatsızlık olduğunu belirtmeliyim.

İnsanın ontolojik serüveninde sık sık saklandığını veya sakladığını bilmek bir yana, Âl-i İmran Suresi’nin bir ayeti diğer yana… Hiçbir şey Allah’tan gizli kalamaz. Hiç bir şeyin gizli kalamayacağı gerçeği şair için rahatsızlık vericidir. Kierkegaard’ın, “Herkesin maskesini çıkarıp atmak zorunda kalacağı bir gece yarısı vaktinin geleceğini bilmiyor musun? Hayatın her zaman kendisiyle alay ettireceğini mi sanıyorsun?”2 sözünü de hatırlayıp kitabın ön kapağını aralayabiliriz.

         Bir şiir kitabı hakkında -hele bu, Osman Konuk’a aitse- verili dil ve formla yazacağımı sanmıyorum. Rahat olunmalıdır. Seksen kuşağı denilen ama Konuk’un bu tabiri kabul etmediği kuşağın bence üç-dört önemli isminden biri diğerleri gibi tekrara düşmedi. Şiirini usulüne uygun besledi, büyüttü, terbiye etti. Tek dizesini bile okuduğumuzda bu “O”nun şiiridir diyeceğimiz uzak şiirler yazdı. Özgünlük, Beyaz Savunma’ya takılmış bir madalyondur bence.  Şiirin bünyesinde bulunan matematik âdeta onu geleceğe taşımaya kuruludur.

 

II.                DİKKAT ÇEKEN BAZI TEKNİKLER

 

A.    EKSİLTME

 

         Şiirlere göz gezdirdiğimizde, anlatılmayan(anlatılamadığı için değil) üzerinden anlam kurduğumuzu fark etmek pek de gecikmiyor. Yahut bütünü, yarım bırakılan üzerinden tamamlıyoruz. Söylenmemiş olanın söylenmiş olana hücumu( Hutcheon) dediğimiz bu durum okuru esere ortak kılmaktadır. Çünkü savunmada suç ortaklığı daha itibarlıdır. bak bizde ölebilirsin çünkü hiçbir film peşte’de bitmez/bizde ölebilirsin bunun için ayırdığımız bir tuna nehrimiz var/bir odamız var sakinleşme odası diyoruz/bir gardrop dolu ceset torbası/buradaki vurgu asılmış kelimesine/ - öyle bir şey geçmiyor ki yukarda /öbür türlüsü de geçmiyor ama [geleceğin şiiri] dizeleriyle, okurun yerine geçerek kendisine soru soran şair aslında şiir okuru ve şair arasında var olan gerçek ilişkinin parodisini yine sanat yoluyla yapmaktadır. Fakat dikkat edilirse olmayan bir “asılmış” kelimesinin tam olarak asılmış ceset şeklinde mi yoksa asılmış ceset torbası şeklinde mi olduğu belirsiz bırakılmıştır. Belki daha başka şeyler de belirsiz bırakılmıştır. Aynı eksikliği bir masanın iki yanı karşılaşma sayılmaz/ karşılaşmak demek dört dizin dört kolun dört baldırın/ aynı satırda [senaryo aşamasında final]dizelerinde görmek de mümkün.

 

 

B.    ROMANTİK İRONİ

 

 “Genel ironi durumlarının sanat aracılığıyla ifade edilmesi durumuna verilen isimdir romantik ironi. Sanatçı eserinin gerçek olmadığını, kurgu olduğunu gösteren sarih ya da imalı sözlerle romantik ironiye giden yolun başlangıcını oluşturur. Beyaz Savunma’daki şiirlerin hemen hemen hepsinde bu taktik uygulanmıştır. Gerçekten el kamerasıyla gerdeğe giren erkekler vardır. Neyir hırkadan vazgeçemeyenler, perhiz uygularken her ay yarım kilo öldüğünü gözden kaçıranlar, tam zamanında geç kalmayı alışkanlık haline getirenler, şiir yazdığının farkında olduğunu sanan şairler… Hemen birkaç örnekle maskeyi düşürelim. bir şiire sonuç yazacak kadar/bir yüzyıl daha yetecek kadar iyiyim [beyaz savunma], bu bölümü onsekiz yaşında da yazamadım/yazmış şairlere baktım yazamamışlardı [geleceğin şiiri], bu balık bir çocuk tüfeğiyle vurulmuştur diyorum/herkese benden/bunu hep kullanmak istediğimden değil [herkese benden], teselli ihanettir diye kötü bir cümle kursam kurdum ihanettir [senaryo aşamasında final], işte aşağıda boş bir çerçeve/yazmak çizmek bedava/o en parlak cümleni, bilinmeyen hünerini/herkese benden [herkese benden]. Örneklerde geçen şiir, bir yüz yıl daha yetmek(okunmak), bu bölüm, bunu(imgeyi) hep kullanmak isteği, cümle kursam, işte aşağıda boş bir çerçeve (gerçekten de şiirin sonunda 6X9 ebatlarında bir dikdörtgen mevcuttur) kelimeleri şiirin ya da söylemin gerçek olmadığını bir kez daha göstermektedir okura. Buna ikiyüzlü gerçeğin iyi üçüncü yüzü diyoruz.3

 

C.SİNEMA

 

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri de sinema sanatına ilişkin birçok isim ve kavramın şiir ve şiir başlıklarına serpiştirilmesidir. Genç sanatcığımız sinema, görsel olması hasebiyle ahir zamanın elbette en çok tüketilen sanat türüdür. Tedavül kabiliyeti yüksektir. Her ne kadar bazı kuramcılar her türün kendisine yetmesi gerektiğini öğütlemişlerse de sanırım bu düşünce post modern zamanlar açısından geçerli değildir. Tedavül kabiliyetinin yanı sıra sıkı bir senaryoyu ustaca çeken bir yönetmen sanatsevere kısa yoldan tesir edebilmektedir. Sergio Leona (yönetmen) John Wayne (aktör), Jodie Foster (aktris, yönetmen) [penye ve hakikat] Dersu Uzala(film adı)  [kır düğünü] gibi özel isimlerin yanı sıra; bazı filmlerde vardır/çocuk namluyu tutup içine bakar/anlaşırsak o asker hiç olmamış olabilir/bir asker elbakiresi olabilir kötü bir tercümeyle/iyi genlerimiz kötü genlerimizi kusabilir yeri gelince [geleceğin şiiri], önemsiz bir karede bir saniye görünmek gibisi yok [geleceğin şiiri], bir daha çekilemeyen sahnenin ilk hali [yetişkinler için], canımsın birtanemsin/korkma/banktaki kan filmi için bir prova [tabure ile berjer] gibi mısralarda şiir sinema tabirleriyle renklendirilmeye çalışılmıştır. Kitabın son şiiri olan Senaryo aşamasında final başlığı ise anlam itibariyle önceki yardımların bir nevi günah çıkarımı olarak bana gözüktü.

 

 

C.    ÖZ İMLEME

 

Bir söz dizisinin dil aracılığıyla kendine dikkat çekmesi olarak tanımlanan öz imleme aslında bol mısra ve bol metne maruz kalmış okura atılan bir uyarı tokatıdır. Şair aslında eksik okunacağının – güme gideceğinin- farkında olduğunu bu tür bir yöntem ile okura hissettirmektedir. baştan söyleyeyim bu alan/yani son satıra kadarki alan yetişkinler içindir [yetişkinler için] tavrı Konuk şiirinin (her ne kadar herkese benden demişse de) temel duruşudur. Söz konusu alanda, yetişkinler içindir sözüyle klasik bir on sekiz yaş kastedilmemiştir. Bu tarz bir şiirin yetişkini olmayanlara kapalı bir şiirden bahsedilmiştir. Çünkü her şiir kendi usta okurunu doğurur.

Şaire göre “her bayrak bir sopaya bağlıdır” cümlesi bir soru cümlesidir. Anlaşılan o ki aç gözlü şair; kelime, cümle, kavram, anlam deformasyonundan sonra Türk Dili dersinin önemli bir konusu olan “cümle türlerini” de deforme ederek tarihte bir ilke imza atmıştır.  Öz imleme öğelerini zorlayan şair Teselli ihanettir diye kötü bir cümle kursam kurdum ihanettir [senaryo aşamasında final]gibi güzel mısralar kurarak şiirsel hazzı okura tattırmaktadır.

 

İşte orda bir yetişkin olmuşun: ve bir soru

Her bayrak bir sopaya bağlıdır

Şart değil soru şeklinde olması, bu bir soru

 

III.             KAPANIŞ

 

a) İlk şiirle son şiiri mukayese ettiğimizde şairin inanmaktan bilmeye meylettiğini görürüz. “penye ve hakikat”in ilk dizesi: “iyiydik. penyelere inanıyorduk” iken “senaryo aşamasında final” adlı şiirin ilk dizesi: “seni bilirim seni günde üç kez ve her an beş kez”dir. Bu tutum insanlığın tarih boyunca içselleştirdiği genel tutumdur. İnanmaktan gelirler ve bilmede kalırlar, kalmışlardır. Hele bilişim çağıysa… Peki, Osman Konuk, beni modern bir yöntemle aşmanın peşinde mi yoksa modern beni aşmaya mı çalışmaktadır? Ya da bir aşma çabası yok mudur? Beyaz Savunma’da herkes’e yazılan şiirlerin yanı sıra sen’e yazılan şiirleri de okuyabiliyoruz. Tüm bunları birleştirip bir fikir yürütmeliyiz. Rotry’nin de bu tür şairler için sarf ettiği “Kendilerini betimlerken başvurdukları terimlerin değişmeye maruz olduğunun daima farkında olmalarından ötürü kendilerini asla gereğinden fazla ciddiye almayan, kendi nihai sözcük dağarlarının ve böylece benliklerinin olumsallığının ve kırılganlığının daima farkında olan insanlar…”4sözleri bize Konuk’un modern ben ile bir hesaplaşmaya girmeyeceğini açıklayabilir. anlaşırsak ben yokum demek başka ne manaya gelebilir ki?

 

b) Kitapta inceden inceye gönderme yapılan şairler vardır. bir ölüden daha cool olabilir misin/ölüler beni serinliğe yakıştıramaz/yakıştırır: olamazsın (İsmet Özel), balık söndürmek diye bir tabir var söndürülemez (Necip Fazıl), ve anneler durmadan kızlarına melekler gönderirler/haberler gönderirler haberler gönderirler haberler gönderirler (Sezai Karakoç), şiirde denizin kullanımı ultra her şey dahil tatillere benziyor. bir yerinden deniz geçince her şey gider (Edip Cansever) bunlardan sadece bir kaçıdır.

 

c) Kitapta şiirselliğin bozulduğu bölümler daha çok zeka gösterisinin yapıldığı dizelerde gözüküyor. Bunun yanında şairin bir tür çocuk naifliğiyle söylemeye çalıştığı durumlar da şiir içinde kendine yer bulmakta sıkıntı çekmektedir. Şiirsel sesi kontrollü bir biçimde yadsıyan Konuk’un bu özelliğine fazla değinmeden birkaç örnek verelim:

 

büyürken/normalde elbiselerin yırtılması düğmelerin kopması gerekir/sihirliymiş gibi elbiseler de büyüyor [beyaz savunma]

 

adı su parası olan bir ödeme var/veznede bir su perisi olacağını umuyorum [beyaz savunma]

 

d) İki koca ciltten müteşekkil(!) kitapta (sadece 53 sayfa olmasına rağmen bölümler cilt ile adlandırılmış), şiirler arasında dize benzerlikleri, söyleyiş benzerlikleri mevcuttur. Birinci ciltteki şiirler arasında tam bir bütünlük olmasına rağmen ikinci cilt için bunu söyleyemeyeceğiz. İkinci ciltte “senaryo aşamasında final” ve “erken kalkanın notu” dışında diğer altı şiirde kitabın bütününde bulunmayan yöntemler izlenmiştir. Bir kısmı çok kısa bir kısmı ise düzyazı şiirleridir. Dize başlarında genelde küçük harf kullanan konuk sadece iki şiirde büyük harfi tercih etmiştir. Bu bakımdan “Beyaz Savunma”, “Tehlikeli Belki5”ye nazaran daha dağınıktır diyebiliriz.

 

e) Şair sözü elbette yalandır atasözü(!) bize modern şairlerin ne kadar yalancı olduğunu anlatmaya yetmez elbette. Bedenimiz nasıl giysilerle örtülüyse, zihnimiz de yalanlarla örtülüdür. Konuşmalarımız, edimlerimiz, tüm varlığımız, yalancıdır: Ancak bu örtünün içinden geçerek, ara sıra gerçek zihniyetimize ulaşabilir, tıpkı bedenimizin biçimine giysilerin ardından ulaşılabilmesi gibi.6 Bu güzelim gerçek yalanların yanı sıra bir de beyaz yalanlar vardır. Ah tam da ben sizi arayacaktım yalanı. Osman konuk tarafında söylenen yalanların hiç biri beyaz yalan değildir. Çünkü bu yalanlarda kibar olmanın tam aksine kibar gibi görünürken aslında yıkıcı olma durumu gözlenir. Konuk, yalan söylerken aslında doğrunun anlaşılmasını hedefler. O tarz adamlardan değildir.

 

Gereği epey düşünüldü: İyi savunmalar.

 

 

Dipnotlar

 

1- Beyaz Savunma isimli şiirde iki kez geçmektedir.

2- Kierkegaard, Kahkaha Benden Yana, Ayrıntı Yayınları, Çev: Nedim Çatlı

3- Aptal! İyi dinle beni: Gerçeğin iki yüzü vardır ama üçüncüsü daha iyidir!   

 (Jack ya da Boyuneğme, İonesco, Ağaç Kitabevi, 1964, Çev: İbrahim Denker)

4- Richard Rotry, Olumsallık, İroni ve Dayanışma, Ayrıntı, 1995, Çev:Mehmet Küçük, Alev Türker

5- Osman Konuk, Tehlikeli Belki, Hece Yayınları

6- Schopenauer, Aforizmalar, İş Kültür, 2006, Çev: Mustafa Tüzel


                     Yeniyazı , Ağustos 2009, Sayı:1, Cihat Duman

Yorum (1) Yorum yaz!

Edebi Sanat Olarak, iroNİ *

                           

 

         Birkaç isim telaffuz ederek yazımın mukaddimesini bitirmek isterim. Sokrates, Sheakspare, Kierkegaard, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Haydar Ergülen, Osman Konuk, küçük iskender.

 

          İroni; bir yaşama sanatıdır. İroniyi salt edebi metinlerin oluşturulmasında bir tarz olarak kabul etmek bizi yanlışa sürükleyebilir. Özellikle sözlü edebiyatın geçerli olduğu zamanlarda işlevini eksiksiz yerine getiren ironi; günümüzde bazı nedenlerden dolayı yazılı metinlerde-bilhassa şiirde- kendini göstermiştir ve etkisini sürdürmeye devam edecektir. Evet, çok nedeni vardır ironist olmanın. Şeklin, dış görünüşün, kürkün, diksiyonun yani bunların aritmetik toplamı olan modernizmin hüküm sürmesi buna karşı olanları tetiklemiş, bu güruh  son çare olarak ironi yapmaya başlamıştır. Fakat ne yazık ki Sokrates’in sarıldığı ve kendine imdat ipi olarak seçtiği; sonra da ona urgan olan ironi günümüzdeki ironistleri de kurtaramayacak ve aynı talihsizliği yaşayacaklardır.[Yoksa talih mi demeliydim(!)]

 

          İroniyi evvela günlük yaşamın içerisinde takınılan bir tavır olarak ele alırsak, bunun için gereken ilk şey, zekadır. Zeki olmayan insan en fazla şaka yapabilir. İronist; müthiş psikoloji bilgisiyle, yerli ve zamanlı söz etmenin hakimiyetiyle, deli cesaretiyle muhatabını pençesine alacak ve onu kendi silahıyla vuracaktır.‘’hiçbir kıza hiçbir soru ısrarla sorulmuyordu/ gözlerinin adı ne?’’1 Muhatap genellikle ‘’şimdi ne demek istedi bu’’ deyip kafasını kaşımayı hak eden patronlar, platonik sevgililer, samimi dostlar, aşırı yüzsüzler, olmakla birlikte kısaca ironistin gözüne batacak bir hususiyet taşıyan tüm insanlardır.

 

           İronist, başarısızlığından bile zevk almasını bilen kişidir. Kendisine ara sıra müdahale etmekte ve insanlara olan ilişkilerinde kendisinin kombine biletli seyircisi olmaktadır. Bu, kalbinin ve duygularının esiri olmasının bir sonucudur. Böylece ironist hayata tutunamamaktadır. ‘’Evet! Turgut, tercümei halini yazan büyük müverrih Selim Işık’ın aksine, ilk tahsilini sokakta yapmıştı. Henüz üç yaşının baharındaydı. Güneşli bir günün sabahında mini mini Turgut, ilk defa sokağa çıkıyordu. Nasıl mini mini Newton, gene böyle güneşli bir günde, bahçesinde dolaşırken, başına düşen bir elma sayesinde yerçekimi kanununu bulmuşsa, Turgut’ta o gün, sokak, dolayısıyla hayat mücadelesi kanununu keşfetmişti. Evlerinin yanında boş arsada top oynayan çocukların arasına yaşının verdiği teklifsizlikle sokulmaya çalışınca, beş yaşında kocaman bir sokak serserisinden ilk yumruğu yedi gözüne. Hidrostatik Kanununu bulur bulmaz hamamdan fırlayan Arşimidis’in hızıyla geriye döndü ve annesine şikayete koştu. Annesinden yediği dayak, ona ikinci hayat kanununu keşfettirdi: ‘... ve şikayet etmeyesin’. Daha sonraki bütün muvaffakiyetlerine rağmen bu lekeyi silmek, hiçbir zaman mümkün olmadı. O günkü çocuklar –bugün futbolcu oldular- ‘Mahallede topu ayağına sürdürmezdik şimdi başvekil olmuş’ derler’’ .2 Duyguların pençesinde kıvranan ironist ara da reel düşünebilirse bunu da şiire harcar. Korkunç benliği(ego) ona yenilgiyi, rezilliği, fakirliği, terkedilmişliği bile malzeme gibi gösterir. Hiçbir acısını zerre kadar israf etmeden tekrar tekrar yaşar, yazar, anlatır. Fakat bu anlatım diğer insanlarınkine benzememektedir. Kendisinden bir başkasından söz ediyormuş gibi söz ederek dinleyici ve okurlarının dikkatini celbeder. Muhatabın aklına takılan soru işareti ironistin en değerli varlığıdır. Bir madalya gibi taşır onu boynunda. Muhatap temkinli davranışlarıyla adeta ironisti yeniden yaratmaktadır. Böylece ironist yeniden doğmanın verdiği haz ile dünyadan dünyaya göç eder. Bunu yaparken de ayrım yapmaz. Herkes farklı derecede ironistin kurbanıdır. Buna en yakınları bile dahildir.   Bir sinek gibi devamlı taciz eder muhataplarını.

 

Kierkegaard ironistlere çok başka bir biçimde yaklaşmıştır. Ona göre ironistlerin hayatlarında bir devamlılık olmadığından en karışık duygular birbirinin yerini alır. İronist özgür sandığının aksine, dünya ironisinin korkunç yasalarının pençesindedir. Ancak ironist bir şairdir; bu nedenle herzaman dünya ironisinin oynayacağı bir top gibi görünmeyebilir. Her şeyi şiirleştirir. Özellikle de duygularını. Gerçekte özgür olabilmek için duygularını kontrol etmelidir, bir duygu derhal diğerinin yerini almalıdır. Bazen olurda duyguları onun bile birşeylerin ters gittiğini fark edeceği kadar gülünç bir şekildeyer değiştirirse, daha da şiirselleşir.3 [Haydar Ergülen’in şimdi yerini bulamadığım ve hatırlayamadığım bir mısraı var bir kitabında’’kitap, toplama kampıdır şiirlerin’’]. O duyguyu uyandıranın kendisi olduğunu şiirselleştirir ve sonunda ruhsal felç geçirene kadar bunu sürdürür. Bu yüzden ironist için duyguların gerçekliliği yoktur. Acısı, şakanın kendsine has kimliksizliğinde gizlidir; mutluluğu ise nefretinde saklıdır. ‘’düşün akıl ile arasındaki açı, geniş açı/ yüreğin beden ile arasındaki açı, geniş acı’’ 4, ‘’yeme! canını acıtıyorsun meyvelerin’’5. Durum muhasebesi yapan ve ironi yaptığını saptayan ironist hal-i pürmelalini anlayınca çareyi normallikte aramaya başlar. İroni yaptığını bilmek ona acı vermektedir. İroniye ironi yaparak ölümcül bir paradoksa düşer. Bu aşamada çevresindeki hiç kimse ona yardım eli uzatamaz, hiç bir faaliyet tatminkar olmaz. Çünkü varolan herşeyin bilgisine sahiptir. Olguları tartışmasız bir nedensellik bağlantısıyla tartışmasız neticelere varacağının hesabını çoktan yapmıştır. Sürprizlere evvelden yer ayırdığı- pay biçtiği- için şaşırmamaktadır. Bir sürü negatif özelliğinin yanında ironi yapmanın tek faydası, ani bir başarısızlık halinde ironistin kendisine ironi yapmasıdır. Sokrates, gençleri yoldan çıkarmkla itham edilip yargılanınca kendisini savunmak zorunda kalmıştır. Gençleri yoldan çıkarmanın toplumun geleceği ile ilgili olacağını; gelecekte kendisinin ve torunlarının da muhtemelen varolacağını, dolayısı ile gençleri yoldan çıkarmasının evvela kendisine zarar vermek demek olacağını beyan etmiştir. Bir insanın kendisine zarar vermesinin ise bilerek olamayacağını söyleyerek aslında ortada bir suçun olmadığını iddia etmiştir. Mahkeme önünde soru sorma yoluyla da ironi yapan Sokrates jüri tarafından suçlu bulunmuştur. Baldıran zehri içerek ölüme mahkum edilen Sokrates, ölüm anına kadar takındığı tavırdan bir nebze olsun ödün vermemiş ve öldürülmesi başlı başına bir ironi olmuştur.

 

 

İroniyi, ciddiyetsizlik ve salt şaka olarak ele almanın yanlış olduğunu yukarıda belirtmiştim. İroni evvela ironiste daha sonra seyirciye ve okura acı bir gülümseme armağan edecektir. İronik tebessüm aciziyetin ifadesi olan gözyaşını da beraberinde getirir.6 Belki yürekte bir burkuntu yaparak iz bırakacaktır. Muhatap(kurban) tarafından anlaşılması ise ironinin işlevini kaybetmesine neden olur. Demekki ironinin efendisi olmadan ironi yapılmaz. Özellikle şiirde böyledir. Şiirsel bir hayat yaşamadan şiirde ironi yapanlar trajikomik sonla karşı karşıya kalırlar. Son zamanlarda usta şairlerce eleştirilen deyim kırmaları buna en iyi misaldir. Şiirin cüz’i bir kısmında bir deyimi deformasyona uğratarak ironi yaptığını sayan ciddiyet kurbanları aynı zamanda ironinin sarsılmaz bir kuralını da çiğnemektedirler. İroni sanat eserinin geneline hakim olan bir anlatım tarzıdır. Aksi bir durum sanatçıyı lekeleyecektir. Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü7 adlı romanında Hayri İrdal’ın roman sonuna kadar aslında olmayan bir hayatı yaşaması, Halit Ayarcı ile tanışması ve enstitü ile ilgili planlar, çevresindeki insanların ibretlik halleri baştan sona kadar ironik bir anlatım tarzıyla işlenmiştir. Makam ve değerlerin aslında emeğin sonucu değil de; bir şekilde reklamın ve illüzyonun etkisiyle elde edildiğini, devlet kurumlarındaki aksaklıkları, kendilerini entel diye tanıtan insanların düştüğü durumları okura bu denli benimseten etken, Tanpınarın bütüncül ironisidir. ‘’Demek usul bu idi. Evvela muvaffakiyet denen bir şey elde edilecek, sonra sahibi aranıp bulunacak, o tebrik edilecek, bu sefer o , muvaffakiyetin asıl karşısındakinin olduğunu iddia edecek ona aynıyla devredecek, öteki çok manalı bir kelime ile kendi hissesini ayırdıktan sonra yine geriye verecekti. Böylece üzerinde bu kadar devr ü teslim, iade ve tekrar iade muamelesi geçtikten sonra bu muvaffakiyetten artık kim şüphe edebilirdi? Enstitümüzün kurulması bir muvaffakiyetti. Bu resmen muamelesini, görmüş bir vakıa idi. Artık müsterih olabilirdim.’’8 Romandaki anlatıcının bir iç konuşması olan yukarıdaki alıntı; meydana gelen hadiseyi nitelendirmesi, sıradışı ve muzipçe yorumlaması, sorgulaması ve neticelendirmesi itibariyle çehrelerde anlamlı bir tebessüm belirtecek bir ironi örneğidir.

 

İronistin soylu çekimserliğini din  felsefesinde ki kadercilik(fatalizm) düşüncesine benzetmekteyim. Özelikle İslam felsefesinde Cebriye akımının savunduğu, Levh-i Mahfuz’da yazılanların zamanı geldiğinde yaşanacağına inanan ve yaratıcının bu dünyayı yarattıktan sonra müdahale etmediğini inanan kaderciler hadiseler karşısında tepkisiz kalmaktadırlar. Benliklerini Allah’ın benliğinde eritme ve tevekkül ile hareket ederek inançlarını sağlamlaştırdıklarına inanmaktadırlar. Bir ironistin kendi kusursuz benliğine(!) istinaden elde ettiği dayanma gücünü; kaderciler Allah’ın hakimiyetine{el- Hakim) sığınmakla kazanırlar.                     Yansımalar alemi olan bu dünya; lokal(enfüsi) olarak kendi içinde adaleti sağlayacak imtihanlarla örülüdür. Her kaybın bir kazancı olmasına karşın her kazancın bir kaybı vardır.Hayrın içinde şer, şerrin içinde hayır gizlenmiştir. 9 Yansımalar aleminde sağlanmayan adalet ise genel(âfaki) olarak ebediyet yaşamında mutlaka sağlanacaktır. Bu nedenle dünyevi işlerle fazla iştigal edilmemelidir.Irak’ta ölenler şehittir, başa gelen musibetler imtihandır, çekilen ıztıraplar günahların keffareti oluyorken ‘geçmiş olsun’ demek yersizdir, her şeyin hayırlısı...

  

             Dünya hayatının kısa bir andan ibaret olduğunu ve asıl hayatın zamansız ve mekansız bir yerde yaşanacağına inananlar için ironist olmak kaçınılmazdır. O halde asıl olan ‘öz’dür. ‘Söz’ün bir ehemiyeti yoktur. Konuşmak yalan söylemektir.

 

Hiçbirşey olmamış gibi sürdüremem bu sıkıcı ironiyi

Hatır hatalarını ve a’dan z’ye bir dizi oluşturanları

Diziyi bozan, ilk fırsatta unutulacaklar listesine eklenenleri

Bunlar üzgün birinin cümlelerine benzemiyorsa üzgünüm 10

 

Yukarıda ironinin, bir yaşam biçimi olduğundan bahisle edebi eserlere yansımasının kaçınılmaz bir netice olduğunu savunmuştuk. Malzemesi dil olan edibin, olanı yansıtmaktan daha öte de görevleri vardır. Öyleki edip, kendi duyuşuyla malik olduğu yaşamı en etkili biçimde okura aktarmak mecburiyetindedir. Serbest şiirin kurucularından sayılan Rimbaud, şairi tanımlarken; “ötelerden getirdiği şeyin biçimi var ise o da biçim sunacktır, biçimi yoksa o da biçimsiz verecektir” diyerek edebi sanatların özüne değinmiştir. Bu çerçeveden ironi sanatına bakacak olursak, ironinin edebi metinlerde yer alması için edipin sosyal yaşantısında bir şekilde var olması gerektiği sonucuna varabiliriz. Her ne kadar şiir veya diğer edebi metinleri ortaya koyan insan, sanatçı olsa da; ortaya koyduğu ürün bir yaşam faaliyetidir. Yazmak. İroniyi bir anlatım sanatı olarak kullanan şair bir zaman sonra içinde bulunduğu durumun ironisi de yapabilir. Bunu ise ironiyi terkederek yapar. Ötelerden gelen şey, şaire ironi yapmasını emrederse şairin başka bir seçeneği kalmaz. Melankolik ise melankolik, sembolik ise sembolik...

 

Edebi sanatlardan söz açılmışken, ironinin felsefe bilimine daha yakın olması itibariyle, şiirde bazı dezavantajlarının olduğunu hatırlatmak yerinde olacaktır. Bunu iki şairimizden iki mısra yazarak örnekledirebiliriz.

 

Ayık müminlerin anlamadığı sarhoş dulların hiç anlamadığı

Fransızlar öpüşmeyi bilmezken Araplar peygamber bekliyorken

Kafkasyalılar ölme zevkini keşfetmemişken de böyleydi

Bekaret bozularak anlaşılır, sıfır güven en iyi sigortadır 11

 

Şüpheye inan, yüzünü unut o zaten

yakışmıyordu sana! Beni sevişin gibi

yakışmıyordu ya sevmeyişin de!

Kendime bir aşk gibi ısmarlıyorum

bu şüpheyi sana: Bir Fransız filminden,

sözgelimi “marienbad’da Bir Yaz” dan kalma

ödünç bir kadınsın belki ödünç bir aşkla,

ve inan bana hayatım, bu şüphe

aşktan daha iyi duracak aramızda 12

 

 

Yukarıda ki mısralarda göze çarpan ironi, metnin şiirselleğini olumsuz yönde etkilemiştir. Çünkü şiirin yalnızca belli bir düşünceyi okura iletmekle yetinmemesi ayrıca belli bir sesinin bulunması gerekmektedir. Adonis’in Arap Poetikası 13  adlı eserden alıntıladığım şu kısımlar meseleyi anlaşılır kılabilir: “Farabi, şiirin ve müziğin aynı türden olduğu görüşündedir. Her ikisinde de söz, vezin ve ünlülerle ünsüzler arasında ilşki vardır. (...) şiir sözüyle karışık müzik, ruh haz ve ferahlık verir, kulağa hoş gelir, insanın hayal gücünü zorlar onu düşünceye sevk eder, ayrıca insanın tepki ve gözlem faktörlerini anlatır. (...)” şiirin belli bir ritminin, vezninin, kafiyesinin olması gerektiğini savunan edebiyatçılar; felsefenin şiire monte edilmesinden rahatsızlık duymuşlardır. Çoğu zaman felsefe ile şiirin birbirine karıştırıldığını savunan bu yazarların gözünden yukarıdaki örnek mısralara bakacak olursak, gerçekten de ironi uğruna sesten kısmen de olsa feragat edildiğini müşahade edebiliriz.

 

             İroninin evvela bir bakış açısı olduğunu, sözlü ve yazılı metinlerin üretilmesinde bir metod olduğunu, bilhassa şiirde şık durduğunu, salt espiri olmadığını, etkisini çabuk gösteren bir içki gibi etkili olduğunu, son asırda ironi ile kaleme alınmış bir çok roman ve şiir olduğunu, ironist denilen yeni kişilikler doğurduğunu tekrar hatırlatarak yazımı noktalamak istiyorum.

 

                                                                                           Cihat Duman

                                                                                                              Dergah, Mayıs 2008 

 

 

 

 

 

*  Atinalı at sineği Sokrates ve Danimarkalı at sineği Kierkegaard’a

1-      Osman Konuk, Tehlikeli Belki, Hece Yayınları, Şiiriyet

2-      Oğuz Atay, Tutunamayanlar, s58, İletişim Yayınları

3-      Kierkegaard, İroni Kavramı, Çev: Sıla Okur, İş Bankası Yayınları,2004

4-      küçük iskender, İskender’i Ben Öldürmedim, Alkolik Asit

5-      küçük iskender, age, Çevrimdışı Yaratılış

6-      Vefa Taşdelen, Hece Dergisi, Nisan 2007

7-      Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Dergah yayınları, 2004

8-      Ahmet Hamdi Tanpınar, age. s.233

9-      Hadis-i Şerif

10-  Osman Konuk, Ucuz Mazot, age.

11-  Osman Konuk, ansız, age.

12-  Haydar Ergülen, Ölüm Bir Skandal, Kimsenin Yüzü Yok mu Yoksa Ölüme, MK,2006

13-  Adonis, Çev: Emrullah İşler, YKY, 2006

 

Yorum (yok) Yorum yaz!